
Yüksek zekanın, eğitim başarısı ve gelir düzeyi de dahil olmak üzere olumlu sonuçların habercisi olduğu öne sürülüyor. Ancak bu popülasyonun yaşadığı zorluklar hakkında çok az şey biliniyor.
Spesifik olarak, yüksek entelektüel kapasiteye sahip olanlar (hiper beyin), çeşitli alanlarda aşırı uyarılabilirliklere sahiptir ve bu durum onları belirli psikolojik bozuklukların yanı sıra yüksek seviyeli fizyolojik durumlara yatkın hale getirebilir.
Bunlar;
1. Entelektüel aşırı heyecanlar
2. Psikolojik aşırı uyarılmalar: Duygulanım bozuklukları ve DEHB
3. Fizyolojik aşırı uyarılmalar: Psikonöroimmünoloji
a. Alerjiler, astım ve otoimmün hastalık
b. Otizm spektrum bozukluğu
4. Hiper beyin/hiper vücut teorisi
—————-
1. Entelektüel aşırı heyecanlar
Aşırı heyecanlanma (OE), ilk kez Polonyalı psikiyatrist ve psikolog Kazimierz Dabrowski tarafından ortaya atılan bir terimdir. En çok, yüksek düzeydeki duygusal gelişimlerini anlamak için yüksek bilişsel yeteneğe sahip bireyleri yaşamları boyunca inceleyerek ortaya çıkan pozitif parçalanma teorisiyle tanınır
Onun icat ettiği terim, orijinal olarak ‘süper uyarılabilirlik’ anlamına gelen Lehçe ‘nadpobudliwosc’ kelimesinin İngilizce çevirisidir. Dabrowski, bu hiper reaksiyonların ve yoğunlukların, normal veya daha düşük zihinsel yeteneğe sahip olanlarla karşılaştırıldığında, entelektüel açıdan yetenekli kişilerde daha sık ve daha güçlü bir şekilde meydana geldiğini buldu. IQ. Klinik gözlemlerine göre, zeki bireyler “nörotik olarak alerjik veya gergin” olma eğilimindeydi; bu durum, entelektüel açıdan gecikmiş kişilerde nispeten bulunmadığını gözlemledi. Beş spesifik alanda çevrelerini deneyimlemenin ve onlara tepki vermenin benzersiz bir yolunu gösterdiler: psikomotor, duyusal, entelektüel, hayal gücü ve duygusal alanlar.
Bu aşırı uyarılma durumlarının kişilik gelişimiyle ilişkili olduğunu buldu ve bunların arasında depresyon, hafif kaygı ve tikler ile karekterizedir.
2. Psikolojik aşırı uyarılmalar: Duygulanım bozuklukları ve DEHB
Son araştırmalar Dabrowski ile aynı fikirde ve bireylerin çevrelerine verdiği yoğun duygusal tepkinin, daha fazla derin düşünme ve endişeye yol açabileceğini ve bunların her ikisinin de daha yüksek bilişsel yetenekle ilişkili olduğunu ortaya koyuyor
Ruminasyon, yeni başlayan dönemler de dahil olmak üzere depresif bozuklukların ve anksiyete belirtilerinin kronikliğini öngörmektedir
Yüksek düzeyde ruminatif bilişsel tarzın majör depresyona karşı artan hassasiyetle ilişkili olduğu gösterilmiştir ve semptom şiddetine katkıda bulunur, Coplan ve diğerleri, 2012; Kuehner ve Weber, 1999 )). Endişe, genel anksiyete bozukluğunun (GAD) altında yatan bilişsel süreçtir
Penney ve ark. özellikle sözel zekanın endişe ve ruminasyonun pozitif bir yordayıcısı olduğunu ve her iki sürecin ciddiyetini de yordadığını göstermiştir.
Dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu (DEHB) gibi diğer psikolojik durumların yanı sıra duygudurum ve anksiyete bozukluklarının da varlığı saptandı. Michielsen ve ark. (2013), yetişkinler 6 yıllık bir süre boyunca DEHB, depresyon ve anksiyete belirtileri açısından değerlendirildi. Yazarlar DEHB’li kişilerin bu iki duygusal bozukluk için de daha yüksek risk altında olduğunu bulmuşlardır. Ayrıca, Kessler ve ark.
DEHB’li yetişkinlerin sıklıkla anksiyete (%47) ve duygudurum bozuklukları (%38) dahil olmak üzere eşzamanlı psikiyatrik durumlar sergilediğini bulmuşlardır. Özellikle psikomotor aşırı uyarılmalar yaşayan yüksek zekaya sahip kişiler, bu özel OE hakkında genel bilgi eksikliği nedeniyle sıklıkla DEHB tanısı alan kişilerdir. Bu teşhis çoğu zaman bireylerin üstün zekalı bir entelektüel yeteneğe sahip olarak doğru şekilde tanımlanmasını engeller
3. Fizyolojik aşırı uyarılmalar: Psikonöroimmünoloji
PNİ alanı büyüyüp geliştikçe, psikoloji ile bağışıklığı birbirine bağlayan birçok ayrı yol keşfedilmektedir
Aşırı uyarılma yeteneği olan son derece zeki bireyler için, bir giysi etiketi veya yaygın fakat doğal olmayan bir ses gibi normal uyaranlar bile fiziksel olarak acı verici hale gelebilir. Bunlar gibi sürekli görünen küçük hakaretler, sonunda uygunsuz bir bağışıklık tepkisini tetikleyebilecek düşük seviyeli, kronik stresi taklit edebilir. Enfeksiyon veya toksin gibi diğer çevresel tehditlerde olduğu gibi vücut tehlikede olduğuna inanır. Sempatik sinir sistemi kronik olarak etkinleştiğinde kendisini sürekli bir savaş, kaç veya donma durumunda bulur ve bu da beyinde bir dizi değişikliği tetikler ve bağışıklık fonksiyonunu düzensizleştirebilen vücut oluşur.. Stresin, bağışıklık sisteminin bizi koruma yeteneği üzerinde önemli bir etkisi olduğunu ve sonuçlarının alerji, astım ve otoimmün hastalık dahil olmak üzere pek çok biçimde olabileceğini öğreniyoruz
Duygudurum bozukluklarının bağışıklık düzensizliğiyle ilişkili olduğuna dair ampirik kanıtlar olsa da araştırmacılar bu düzensizliğin depresif bozuklukların patofizyolojisine katkıda bulunup bulunmadığı konusunda çelişkili sonuçlar elde etti ya da depresif bozuklukların bağışıklık sistemiyle ilişkili bozukluklara ve sağlık sorunlarına duyarlılığı artırıp artırmadığı enfeksiyon, alerji ve otoimmün hastalıklar gibi
a. Alerjiler, astım ve otoimmün hastalık
Erken çocukluk döneminde başlayan yüksek zeka ve çeşitli alerjilerin birleşimi yalnızca yaygın bir stereotip değil, aynı zamanda bilimsel literatürde de doğrulanmıştır. 1966’da üstün yetenekli çocuklara yönelik bir okulda alerji ve astım oranının önemli ölçüde arttığı rapor edildi
Bu tür çocuklarda alerji ve astım üzerine yapılan bir çalışmada, IQ’su 160’ın üzerinde olanların %44’ü alerjiden muzdaripken, aynı yaştaki akranlarının %20’si alerjiden muzdariptir ve %10’u astım hastası olduğunu bildirmiştir
DEHB’li bireylerden oluşan bir alt grupta alerji, otoimmün hastalık, duyusal hassasiyet ve yüksek IQ’ya dair artan kanıtlar bulunmuştur
b. Otizm spektrum bozukluğu
Son derece zeki bireyler ile OSB arasındaki ilişki yakın zamanda yeniden incelenmiştir ancak bu kesinlikle yeni değildir. 1943’te, klasik otizmin orijinal tanımı, öncüsü Dr. Leo Kanner tarafından, son derece zeki olan ve karmaşık kalıpları hatırlayıp yeniden üretebilen ancak aynı zamanda “yalnızlık için güçlü bir arzu” ve “takıntılı bir ısrar” sergileyen çocuklar olarak bildirildi. “kalıcı aynılık üzerine”
Kanner, incelediği çocukların geçmişlerinde ortak bir payda buldu: Hepsi son derece zeki ailelerden geliyordu. 11 ailenin babalarından dördü psikiyatrist, ikisi hukuk diplomasına sahipti ve diğerleri arasında kimyager, bitki patoloğu, profesör, mühendis ve başarılı bir girişimci vardı. On bir anneden dokuzu üniversite mezunuydu. Kanner, hem ebeveynlerin hem de büyükanne ve büyükbabaların “takıntılı” olduklarını ve “bilimsel, edebi veya sanatsal nitelikteki soyutlamalarla güçlü bir şekilde meşgul olduklarını” gözlemledi
Bundan kısa bir süre sonra 1944’te Hans Asperger adlı bir Alman bilim adamı, Kanner tarafından tanımlanan fikirleri detaylandırdı.
Yaklaşık yetmiş yıl sonra, Kanner ve Asperger’in, gelişmiş beyin fonksiyonlarının OSB’nin temelinde yatabileceğini öne süren ilk gözlemleriyle örtüşen kanıtlar görmeye başlıyoruz. Psikiyatrik Genetik Konsorsiyumu tarafından yakın zamanda yapılan bir çalışmada, OSB için poligenik risk, genel popülasyondaki 9863 kişiden oluşan bir kohorttaki genom çapında ilişkilendirme çalışmalarından hesaplandı ve OSB için poligenik riskin, yüksek entelektüel yetenek ile pozitif korelasyon gösterdiği bulundu. Entelektüel olarak üstün oldukları spesifik alanlar mantıksal hafıza, sözel akıcılık ve kelime dağarcığıydı. Yazarlar, OSB’yi hiç geliştirmemiş olanlar arasında bile, bozuklukla ilişkili karmaşık genetik özellikleri taşımanın, bilişsel testlerde kontrollere göre daha iyi puan almayla bağlantılı olduğunu bulmuşlardır. Bu durum aynı çalışmada 1522 kişiden oluşan başka bir grupta da tekrarlandı; burada yine OSB için poligenik risk daha yüksek tam ölçekli IQ’ya sahipti
Bu, özellikle yüksek zekanın hem Kanner hem de Asperger tarafından gözlemlenen tutarlı bir değişken olduğu göz önüne alındığında, kalıtsal, yüksek entelektüel kapasiteyi OSB’ye genetik katkıları araştırırken araştırılması gereken kritik bir değişken haline getiriyor.
4. Hiper beyin/hiper vücut teorisi
Bildiğimiz kadarıyla, buradaki değişkenlerin her biri arasındaki potansiyel psikonöroimmünolojik etkileşimi inceleyen hiçbir çalışma yoktur. Bu keşifsel çalışmadaki amacımız olası ilişkileri araştırmak için geniş bir ağ oluşturmaktı. Doğrudan şu soruyu yanıtlamaya çalıştık: “Artan bilişsel kapasite (hiper beyin) ile artan psikolojik ve bunu takip eden fizyolojik bağışıklık tepkileri (hiper vücut) arasında bir ilişki var mı?”
Ulusal ortalamaya göre yüksek zekaya sahip kişilerde duygudurum ve anksiyete bozuklukları, DEHB, gıda ve çevresel alerjiler, astım, otoimmün hastalık ve OSB prevalansını inceledik. Yüksek entelektüel kapasitenin yukarıdaki psikolojik ve fizyolojik durumların her biri için bir risk faktörü olduğu yönündeki hipotezimizi destekleyecek kanıtlar sunuyoruz ve mevcut bulguların yeni bir hiper beyin/hiper vücut teorisi ile uyumlu olmasını öneriyoruz.
“Q” LAR: IQ+EQ+SQ+PQ+CQ…
1-IQ (Intelligence Quotient); Mantıksal zeka
2-EQ (Emotional Quotient); Duygusal Zeka
3-SQ (Spiritual Quotient); Ruhsal Zeka
4-PQ (Profitoneal Quotient); Profesyonel Zeka
5-CQ (Creative Quontient); Yaratıcı zekadır
6-AQ (Adversity Quotient); Kişilerin sıkıntı, aksilik, zorluklarla baş etme zekası.
Bir kere bu harf ikililerinin yanındaki “Q” (Quotient) derece, katsayı anlamına gelir. Yani ölçülebilir şeyleri karşılaştırmaya yarar. Yani bu Q’lar ölçülebilir ve ona göre diğerleriyle karşılaştırılabilir.
Başta IQ ile başlayan ve kişilerin zekalarını ölçmeye yarayan bu Q’lar zaman geçtikçe kişileri tanımlamada yetersiz kalmış ve kişilerin değişik zeka düzeylerini daha iyi anlayabilmek için başka başka ölçme ve izah etme yöntemleri yani diğer Q’lar devreye girmiştir.
1-MANTIKSAL ZEKA, (INTELLİGENCE QUOTİENT) yani IQ, hepimizin bildiği beyinsel zekamızdır ve doğuştan gelen bir özelliğimizdir. Diğer zekalara göre sonradan yükseltme oranı daha düşüktür. Mantıksal akıl olarak da adlandırılan IQ, Almanca Intelligenzquotient olarak Alman psikolog Wilhelm Stern tarafından ilk kez ortaya atılmıştır. IQ’su yüksek olan kişiler, daha çok matematik, fizik, kimya gibi sayısal konularda başarılı olurlar.
Bilişsel zeka – IQ
Açılımı “Intelligence Quotient” olan IQ, bir çeşit zeka ölçütüdür. Hafıza, mantık, sayısal bilgiler gibi çeşitli alanlarda zeka testleri sonucunda elde edilen rakamsal veriler IQ seviyemizi belirler. IQ, beynin mantıklı, gerçekçi ve sistematik olan sol lobuyla ilişkilendirilir.
Ortalama IQ’su 90-109 olan insanlar normal, 110-119 arası olanlar zeki, 120-140 arası çok zeki, 140 üzeri ise dahi olarak nitelendirilir.
IQ – Bilişsel zekanın ilgi alanları
Görsel ve mekânsal algı
Bilgi
Mantık
Kısa ve uzun süreli hafıza
Muhakeme ve yargı
Gerçekçilik
2-DUYGUSAL ZEKA – EQ
“Emotional Quotient”ın kısaltması olan EQ’nun ilgi alanı duygusal zekadır. Beynin sezgilere ağırlık veren sağ lobuyla bağlantılıdır. Kişisel duygu ve düşünceleri baz aldığı için duygusal zekanın bilişsel zekaya (IQ) oranla test edilerek ölçümlenmesi daha zordur.
EQ; kişisel farkındalık, öz kontrol, motivasyon, empati ve yetenekleri baz alan beş kategori altında incelenir.
Çoğu insana göre beynin sağ tarafının daha gelişmiş olması, hayatta başarıyı yakalayabilmek veya olayları doğru değerlendirebilmek gibi konularda beynin sol taraf üstünlüğünden çok daha önemlidir. İnsanların davranışlarını, düşünce ve isteklerini algılayabilmeyi; kendini kontrol edebilmeyi, sağduyulu olmayı ve motivasyon geliştirmeyi sağlar.
EQ – Duygusal zekanın ilgi alanları
Duyguları tanımlama
Karşı tarafı anlayabilme
Karşı tarafın hislerini algılayabilme
Kendini kontrol edebilme
Duyguları sosyal iletişimde kullanabilme
Kapsamlı gözlem gücü ve empati
2000’li yılların başlarında zeki insanların aynı zamanda her zaman başarılı insanlar olmadığı görülünce liderlik vasıfları üzerinde çalışmalar yapılırken sosyal ilişkilerdeki başarının değerlendirildiği Emotional Quotient (EQ) yani “Duygusal Zeka” kavramı geliştirilmiştir. Tanım olarak EQ, bir insanın kendisine veya başkalarına ait duyguları anlama, sezinleme, yönetme ve yönlendirme yetisi, kapasitesi ve becerisinin ölçümüdür. Yani kişinin sosyal ilişkilerinin değerlendirilmesidir. EQ’su yüksek olanlar sözel konularda daha başarılı olurlar ve beynin sağ lobunu kullanırlar. Bu kişiler iyi birer lider olurlar.
IQ ve EQ’yu karşılaştırmalı olarak değerlendirmek istesek, IQ’ya matematik dersek EQ’ya psikoloji deriz. IQ’ yu bir problem karşısında alternatif çözüm yolları bulmak olarak ifade edersek, EQ’yu bir problem karşısında duyguyu yönetebilme, yeni yeni uyum kapıları bulabilme kabiliyeti şeklinde tanımlarız.
İş hayatında ‘IQ sizi işe aldırır, ancak sizi terfi ettiren EQ’dur’ sözü boşuna denmez. Çevre ile ilişkileri iyi olan ve EQ’su yüksek olan kişilerin de başarılı olamadıkları olur zaman zaman. Sizce bunun sebebi nedir? Bunun sebebi,
3-SPİRİTUAL QUOTİENT, (SQ) yani “Ruhsal Zeka”dır. Bunun kişilerin içindeki ruhsal denge olduğunu da söyleyebiliriz. SQ için; IQ ve EQ zekasının toplamı da denilebilir. Çünkü ruhsal dengeyi sağlamak için sayısal ve sözel zekanın düzenli ve dengede olması gerekir.
Sorunlar karşısında cevap ararken EQ, IQ ve SQ’muzu kullanırız;
IQ SORUNLAR DA TEPKİSİZ KALIR, TEPKİ VERMEZ.
EQ ŞAŞIRIR, DUYGULARINI YÖNETİR, AMA NE YAPACAĞI KONUSUNU TAM OLARAK ÇÖZEMEZ.
SQ İSE BU İKİ ZEKANIN TOPLAMI OLDUĞUNDAN DOLAYI SORUNU ÇÖZER.
4-CREATİVE QUONTİENT (CQ), yani yaratıcı zekadır. Kişinin merak düzeyini ifade eder. Bu nedenle bazen creative yerine “curiosity” yani doğrudan merak kavramı da kullanılır. CQ düzeyi yüksek insanlar daha sorgulayıcı ve yeni deneyimlere açık olurlar. Henüz IQ ya da EQ kadar derinlemesine araştırılmış olmasa da elde edilen bulgular karmaşıklığın yönetilmesinde CQ düzeyinin en az diğerleri kadar önemli olduğunu göstermektedir. ‘Milyonlar ağaçtan elmanın düşüşünü gördü ama sadece Newton “Niçin?” diye sordu’ diyerek CQ’nun önemi vurgulanır.
5-ADVERSİTY QUOTİENT” (AQ) yani kişilerin sıkıntı, aksilik, zorluklarla baş etme zekası. Bu nedenle çoğunlukla insanların zorluklar karşısındaki direnç gücünü ölçmede kullanılmıştır.
6-PROFESYONEL ZEKA, yani PQ’dur. Özyönetim, beyinsel esneklik, zihinsel durum, motivasyon, zihinselleştirme, farkındalık, inisiyatif, yaratıcı beyin, pozitif etkileşim, profesyonel ben. Profesyonel zeka bu kavramlarla şekilleniyor.
Kısaca bu Q’lar zekamızı çeşitli yönlerden ölçmekte (ve tabii diğerleriyle karşılaştırmakta) kullanılır. Bunlar yetersiz kaldığında CQ’su yüksek biri, yüksek SQ’su ile yeni bir Q ortaya koyacak ve onunla karşılaştıramadığımız şeyleri karşılaştırmamızı sağlayacaktır.
“Zeka, dünyayı yerinden oynatmaya yarayan maniveladır.”
Yaşadığımız dönemde iş hayatındaki pasta daraldıkça, çalışanlardan beklentiler artacak ve karşımıza giderek sayısı artan bu Q’lar çıkacak gibi görünüyor. Yeni yeni Q’ların çıkmasını engelleyemeyiz ama bazı Q’ları geliştirme imkanı yakalayabiliriz. Bunun için ise yapılması gerekenler kendimizi tanımak, duygularımızı kontrol etmeyi öğrenmek, iletişim kurma becerimizi geliştirmek, eleştiriye açık olmak, kısacası kişisel gelişimi sürekli bir şekilde yaşantımızın içinde tutmaktır